20190709_234951(0)

 

İsveç gezimizden döneli 3 hafta oldu ama anca yazmaya yeltenebildim, çünkü anlatacak o kadar fazla şey var ki ! Kaldığımız yerden devam edelim:

 

O gece Ankara’dan normalde 22.30’da kalkması gereken otobüsüm 23.00’da kalktı.Yani ufak bir panik anım da oldu ama çok şükür bir sıkıntı yaşamadan gelebildim havalimanına. He bu arada o gece otobüste uyuduğum süre 0 saniye…

 

8 Temmuz sabahı saat 7 civarı Sabiha Gökçen’de Murat Hocayla buluştuk. Check-in’i yaptıktan sonra havalimanındaki McDonalds’dan alabildiğimiz en ucuz kahveyi (dışarıda satıldığından 3 kat pahalı olan kahveyi) alıp uçağı beklemeye başladık.

 

Kopenhag’a indikten sonra ilk işimiz Danimarka Kronu almaktı. Yurtdışında döviz ofislerinin deli gibi komisyon aldığını öğrenmemiz de böyle oldu. O yüzden şehir merkezine gitmek için tren biletimizi kredi kartıyla alıp şehir merkezinde döviz ofisi aradık, yine pahalıydı. Hostele gittiğimizde giriş saati14.00 olduğu için sadece çantalarımızı bırakabileceğimizi söylediler ama yine de bayağı rahatlattı bizi o kadar yükten kurtulmak.

 

Ve İskandinavya’nın şöhretiyle tanışmamız uzun sürmedi: ADAMLAR ÇOK ZENGİN ÇOK. Tamam Danimarka aslında kabul edilebilir düzeydeydi ama yine de biz bir süpermarketten yiyecek bir şeyler almaya karar verdik ve Danimarka’da ilk yemeğimiz olan Cheddar peynirli sandviçi bir meydanın ortasında afiyetle yedik.

 

Kopenhag gerçekten çok güzel bir şehir. Klasik Avrupa mimarisi diyerek geçemem çünkü buradaki yapıtların boyutları daha önce gördüklerimden çok daha büyüktü. Şehrin genelinde her ne kadar Gotik bir hava hüküm sürse de işler eski bir liman olan Nyhavn’a vardığımızda değişiyor. Resmen binalarla gökkuşağı yaratmışlar. Biz de birer bira alıp bu güzel manzaranın keyfini sürdük tabi. Şansımıza da tam Jazz festivali olan tarihe denk gelmişiz. Şehrin dört bir yanından Jazz müzik sesleri yükseliyordu.

 

Avrupa’nın hiçbir yerinde görmediğim kadar yoğun bir bisiklet kullanımı söz konusuydu Kopenhag’da. Bunun yanında bir telefon uygulamasıyla kiralanabilen elektrikli scooterlar da mevcut, zaten şehir de küçük olduğu için buna uygun. En çok ilgimizi çeken şeyse kanal ulaşımıydı,çünkü kanalların üstünden geçen köprüler gemiler geçerken kalkıyor, dönüyor, şekil değiştiriyor.

 

Kopenhag’da başımıza gelen iki tane ilginç olay vardı: Akşam üstü bir markete girip atıştırmalık bir şeyler bakalım dedik. Marketten çıkınca yerde yatan bir karpuzu görünce olaya anlam veremedik. Evet, karpuz. İlkten anlamadık bunun burada ne işi var, karpuzu düşürüp insan fark etmez mi ? Karpuz çünkü yumurta değil. E biz de (Murat Hoca) ziyan olmasın diyip karpuzu hostele götürdük ve oradaki insanlarla paylaştık.

 

İkinci olaysa şu: Metallica’nın Göteborg’dan sonraki konseri Kopenhag’daydı. Murat Hoca şehir merkezindeki bir otelin ünlülerin uğrak yeri olduğunu söylediğinde grup üyelerinin burada kalma ihtimali olduğunu söyledim. Yani yok yerden grup elemanlarına rastlayabilirdik. Saat 23.00 gibi hostele geri döndük çünkü sabah 6.30’da otobüs için uyanmamız gerekiyordu. Ama sabah kalkınca grubun davulcusu Lars Ulrich’in Nyhavn’da çekilmiş fotoğrafını görünce biraz da üzüldük.

 

9 Temmuz sabahı otobüsümüze gittik. Öğle vakti Göteborg’a varmıştık. Yine ilk iş olarak İsveç Kronu aldık ve sonra konser alanında sıraya girip akşama kadar orada bekleyeceğimizi düşünerek bari karnımızı doyuralım dedik. Tabi ki de şaşırtıcı olmayan bir şey olarak bir Türk lokantası bulup orada döner yedik(Ufak bir ek bilgi: İsveç nüfusu 10 milyon ve bu sayının çeyreği göçmen. Göçmenler arasında yoğun bir Konyalı nüfusu bulunmakta.)

 

Ullevi Stadyumu’na giderken şehrin içinden geçmeyi tercih ettik ve açıkçası burada sadece konser için bulunmamız bizi üzdü. Göteborg gerçekten çok güzel bir şehir, açıkçası ben Stockholm’den daha çok beğendim.

 

Stadyuma vardıktan sonra “Arkadaş adamlar harbiden medeniyeti keşfetmiş.” dediğimiz bir olayın içinde bulunduk. Bizde bir konser olduğu zaman öğle saati alana gidilir, kapılar açılana kadar sırada beklenir. Heh işte bizde buna göre yaptık planımızı ama bekleme alanında bizi bir sürpriz bekliyordu. Alana vardığımızda oradaki insanlara saha içi biletlerinin bekleme yerinin burası olup olmadığını sorduk. Olumlu cevabı alıp bizi iki tane beyefendiye yönlendirdiler. Olay şu: Bizi yönlendirdikleri bu iki kişi, sıraya ilk giren iki kişi. Ellerinde bir liste var, isimlerimizi alıp elimizin üstüne sıra numarası yazdılar. Gelen ilk 200 kişinin adını böyle aldıktan sonra saat başı yoklama yapılacağını, aradaki zamanı istediğimiz gibi değerlendirebileceğimizi söylediler. E biz de ilk bir saatlik sürede bira aldık, sonrakinden ben Worldwired 2019 turnesi tişörtü aldım. Stadın yanındaki parkta fotoğraf çektirmek için tanıştığımız Tommy’le çok keyifli bir sohbete daldık. Kendisinin 10’uncu Metallica konseri falanmış. Daha grup ilk çıktığı zamanlarda bile takip ediyormuş. Ardından bizi bir konuda uyardı: Biletlerimizin Viagogo’dan olduğunu söyleyince daha önce bir arkadaşının oradan sahte bilet alıp konsere giremediğini anlayınca biz ufaktan üç buçuk attık…

 

Bizim ülkede kesinlikle olmayan ve benim “ALLAHIM BU GÜNLERE NE ZAMAN ULAŞACAĞIZ ?!!!” diye zırladığım bir diğer durumda, şehirde bir etkinlik varsa bunu bütün şehrin yaşamasıydı. Her yerde çalan Metallica şarkıları, dükkanların vitrinlerinde Metallica tişörtleri, tıklım tıklım barlar…

 

Neyse… Saat 4’te bekleme alanı iyice kalabalıklaşmıştı. Bizi sıraya sokan iki kişi ardından bizim buraya saatler önce gelen ilk 200 kişi olduğumuzu ve sonra gelenlerin buna saygı göstermesini rica etti. Saat 5’te kapılar açıldı ve gerçekten alana ilk girenler bizdik. Kimse çıkıp “Babacım, siz görevli değilsiniz. Ben niye sizi dinliyicem ?” falan da demedi.

 

Daha öncesinden bu tür “tutkulu” kalabalıkların içinde bulunmuş biri olarak “üstün” konser taktiklerimi konuşturdum. Güvenlik kontrolü ve bilet kontrolünde insanlar açık olan 10 tane turnikenin, daha yakın olan 5 tanesinde sıraya girer ki bu bizim için soldaki 5 turnikeyi temsil ediyordu; e ben de bunu bildiğim için en sağdaki bomboş turnikelere yöneldik Murat Hocayla. Stada girdik, her ne kadar bize statta koşmanın yasak olduğunu söyleselerde 2000 km yol gelmişiz. Sizce bunu dinledik mi ? İşin sonunda, kendi kategorimizin en önünde, tam ortasındaydık. Murat Hocayla  birbirimize bakıp “BAŞARDIK” diyip  anın tadını çıkarmaya koyulduk. (Metallica sahneye çıkınca keşke tam orta değil de biraz daha sağ veya solda olsaymışız dedik. Çünkü ön kategorideki insanlar da ortaya yığılıyor. Türkiye’de bu çok sıkıntı olmaz ama İsveç’te boy ortalaması 1.85 olunca önümüze 1.95’lik bir dayının geçmesi çok uzun sürmedi.)

 

İlk grup olan Bokassa’yı beklerken arkamızdaki İsveçli bir grup fotoğraf çekiliyordu. O an Murat Hocanın bana “Biraz eğilelim de rahatsız etmeyelim” demesiyle, 3 sene önce İsveç’e taşınıp bale öğretmenliği yapmaya başlayan Selen’in “Arkadaşlar ben de Türk’üm rahat olun.” diyip bizi şoka sokması bir oldu. Yani düşünün 2000 km yol gelmişiz bir konser için ve oradaki 70.000 kişi arasından 3 tane Türk birbirine denk geliyor (Bu arada önümüze bir ara iki tane adam eşleriyle beraber geldi, önlerinde Metallica çalıyor adam yaslanmış arkasına. Yüksek ihtimalle Türk olduğunu düşündüğümüz bu iki abinin de kulağını iyi çınlattık.

 

İlk ön grup Bokassa sahneye çıktı, indi ve ardından günün beklediğim ilk olayına sıra geldi. İkinci ön grup olan Ghost sahneye çıktığında ben çocuklar gibi şendim. Her şarkıya eşlik ediyordum ama bu bana bir kaç saat sonra sıkıntı yaratacaktı.

 

Saat 9 civarı, yıllardır klasikleşmiş olan “Long Way To The Top” adlı şarkı “Bundan sonra biz geliyoruz millet” mesajını vermek için stadyumda yankılanmaya başladığında herkes coşmuştu bile. Ardından “Ecstasy Of Gold” ve hemen bitişinde “Hardwired”ın ilk notaları kayıttan çalmaya başladığında vücudumda biriken adrenalin miktarının tavanı deldiğini söylesem yalan söylemiş olmam. Şöyle ki, o kadar bağırarak söylemişim ki şarkıyı herhangi bir sosyal medya hesabımda paylaşmaya utanıyorum.

 

Hani demiştim ya Ghost sahnedeyken her şarkıya eşlik ettim diye, Metallica tam gazıyla devam ederken ben 11. şarkı olan “One” çalarken fark ettim ki benim ses gitti. Bağırmaktan başım ağrımıştı ve suyumuz da yoktu. Neyse ki son 3-4 şarkı kala önümüzdeki güvenlik getirdi de kendime geldim.

 

Konser bittiğinde aklımdan geçen şey bu adamlar her ne kadar 50’lilerin ortalarında olsalar da daha rahat bir 10 sene daha tam gaz giderler. Bir şeyi daha fark ettim ki, dinlediğiğim onca grup arasından hiçbiri için 2000 km yol gelip bu kadar masraf yapmaya, uğraşmaya yeltenmem. Metallica’nın benim için öyle bir yeri var. 2014’teki ilk gittiğim konser kadar heyecanlı beklemedim ama konser başladığı an tekrar 14 yaşına dönmüştüm.

 

Konser bitişi, tüm gezimizin planlanmamış tek kısmına sıra geldi: Bu insanlar nerede yatacak ? İlk iş havalimanına gitmek için bir yol aramak oldu. Otobüs yok(yersen), taksi 600 Kron(yaklaşık 60 euro), metro saat 11’de kapanıyor. E biz de tek çare olarak otobüs terminalinde uyuyalım dedik. Dedik ama olmuyormuş o iş. Hırsızlık olaylarının önüne geçmek için, terminalde uyuyakalırsanız görevliler gelip sizi dürtüyolarmış. Murat Hoca “Bana ne uyandırırlarsa, uyuyabildiğim kadar uyurum.” diyip daldı uykuya. Bense her duyduğum sese “Görevli mi o ya ?” diye diye uyuyamadım tabi. Gerçi Murat Hocanın dediğine göre saat 3 civarı uykuya dalıp 1 saat boyunca horlamışım. Doğrudur herhalde.

 

Sabah 4.30’da Flygbussarna otobüsüyle havalimanına gittik. Bu arada havalimanında zaten uyuyacak yer de yokmuş (Burnumda tüttün Sabiha Gökçen). 7.45 uçağına binip Stockholm Arlanda havalimanına indik. Şehir merkezine gitmek için metro bileti almaya gidince, bilet fiyatını gördüğümüzde öyle bir ağzımız açık kaldı ki… Olay şu, Arlanda havalimanı merkeze çok uzak. Yani bayağı uzak. Otobüsle bir saatte gidiliyor. En ucuz yolsa 1 saat 15 dakikada otobüs-tren aktarmasıyla gitme. Bu arkadaşlar da demiş ki “Ya biz bir metro yapalım, 20 dakikada gidip gelsin.”. İyi tamam güzel fikir de, metro 300 Kron… E biz de acelemiz olmadığı için(!) otobüs-tren aktarmasıyla 40 krona gittik merkeze.

 

Stockholm… Gidilecek onlarca müze, gezilecek onlarca yer ama kısıtlı para ve zaman… Arkadaşlar, Stockholm çok pahalı, tamam Euro zaten pahalı da Avrupa’nın başka herhangi bir yerinde(İsviçre hariç) bu kadar yüksek değil fiyatlar. Yani tadını çıkararak deneyimlemek isteseydik 4 günlük toplam bütçemizi ki buna konser biletleri dahil, harcamak zorunda kalırdık.

 

Bunu çok düşünmeyip Gamla Stan’a (Old Town) yol aldık. Affedin, konserden önceki gece 5 saat uyuyup saatlerce ayakta durduktan sonra bir de Metallica konserine gidip o gece de hiç uyumayınca, Kopenhag kadar detaylı yazamıyorum. Gamla Stan’ın kendine has bir mimarisi var. Yine Danimarka gibi devasa yapılar burada da var. Bir de unutmadan ufak bir detay daha: Bu İskandinavlar kule yapmayı çok iyi biliyor. Gerçekten gördüğüm ne kadar kule varsa hepsi göz alıcıydı.

 

Gamla Stan’da geze geze 3 tane ücretsiz müze bulduk(Yaşasın beleşçilik). İlki Kraliyet Sarayı’nın ücretsiz kısmıydı ki iki adet kiliseden oluşuyordu. İkincisi bu müzenin hemen yanında bulunan, eski bir Viking şehri kalıntılarının üzerine kurulmuş bir müzeydi. Sonucusu ve belki de en güzeli de bir Akdeniz medeniyetleri müzesiydi. Anadolu’dan, Antik Roma-Yunanistan’dan ve Mısır’dan gelme eserler vardı. Özellikle mısır sergisi kesinlikle görülmeye değerdi. Hayatımda ilk kez mumya görmemin de böyle düşünmemde etkisi vardır herhalde.

 

Viking müzesini gezmek için içeri girince çantaları bırakmak için emanet dolapları olduğunu gördük. Dolapların kilitlenebilmesi için 10 Kron atmanız gerekiyor. Danışmadaki adama dolaba bırakmak için Kron bozup bozamayacağımızı sorduğumda, adam kasadan 10 Kron çıkarıp “Çıkarken verirsiniz” dediğinde tekrar kendime “İskandinavlar aşmış” diye hatırlatma gereği hissettim.

 

Ardından Murat Hoca lavabodayken bir hanımefendi yanıma geldi ve sordu:

-Merhaba, sakıncası yoksa bir şey sorabilir miyim ?

-Tabi ki de.

-Az önce hangi dilde konuşuyordunuz ?

-Türkçe, hanımefendi.

-Türkiye’den mi geliyorsunuz ? Vay canına !

-Tahmin edeyim, siz de Birleşik Krallık’tan geliyor olmalısınız.(Kadının mükemmel bir İngilizcesi olduğunu belirtmeliyim.)

-Hayır, hayır. Buralıyım.

-NEEEEE ? Hanımefendi, siz İskandinavlar bu kadar iyi İngilizce konuşmayı nasıl beceriyorsunuz ? Yani sosisli standındaki adam bile ana dili gibi konuşuyor.

-Şey, bilmiyorum. Bizim bazı dizilerde İngillizce altyazı var. Belki ondandır.

-Emin olun bizim kadar çok dizi izliyor olamazsınız…

 

Neyse, ardından hostele geçtik. Danimarka’daki hostelden sonra burası gerçekten 5 yıldızlı otel gibi geldi. Odalar daha geniş, yataklar daha rahat, banyo daha büyük… Hostele gittikten sonra

biraz dinlenip gece tekrar dışarı çıkalım dedik. Ben yattığım gibi uykuya dalmışım. 4 saat… Deliksiz… Saat 10 civarı Murat Hocayla dışarı çıktık ve son bir kez gün batımının tadını çıkardık. Evet, saat 10’da.

 

Hostele dönüp, oradaki insanlarla muhabbete daldık. Özellikle aralarında David adlı bir İngiliz vardı ki kendisinin ablası Dalaman’da yaşıyormuş ve kendisi sık sık Türkiye’ye gelip gidiyormuş. Özellikle dolmuşçuların huyları ve Murat Hoca’ya sorduğu “Kesinlikle alınma yok, Türkler, İngiliz turistler hakkında ne düşünüyor ?” sorusu üzerine bayağı lafladık.

 

Sabah olmuştu, önceki yazımı okuduysanız Murat Hocayla farklı uçaklara bilet aldığımızı ve benim sabah onun öğleden sonra uçacağını biliyorsunuzdur. Sabah kalktım, Murat Hocayla vedalaştık ve tek başıma verdim kendimi İsveç sokaklarına. O an fark ettim ki hayatımda ilk kez yurtdışında, hiç bilmediğim bir şehirde tek başımaydım. Hostelden erken çıkmanın verdiği rahatlıkla ağır adımlarla, Stockholm’ün sokaklarına uzun uzun bakarak, Arlanda’ya gitmek için otobüsüme doğru yola koyuldum…

 

Geziden bazı notlar:

-Danimarka’da restoranlar pahalı ama benim gibi ölücülük yapmak konusunda biraz tecrübeliyseniz ve Murat Hoca gibi planlıysanız çok ucuza marketlerden bir şeyler alarak karnınızı doyurabilirsiniz. İsveç’te direkt her şey pahalı…

-Danimarka biraları çok güzel…

-İskandinavya’da para birimleri farklı ve komisyon payı çok ama çok fazla, bu yüzden bizim gibi Euro’yla gidip orada döviz almak yerine Türkiye’de havalimanından direkt Kron almak çok ama çok mantıklı.

-Avrupa içinde FlixBus adlı firma gayet mantıklı bir ulaşım biçimi. Ucuz, Wi-Fi’lı, konforlu araçlar iyi bir ulaşım tercihi.

-Danimarka ve İsveç Konyalı dolu.

-İsveç’te, özellikle Stockholm’de nakit para kullanımı minimuma indirgenmiş. O yüzden kredi kartıyla yaşanabiliyor.

-İsveç’te sokakta içki içmek yasak. Bildiğiniz yasak. Sadece bazı parklarda izin varmış. Bira almak için gittiğimiz yerde de soğuk bira olmadığını görünce görevlilere neden olmadığını sorduk. Alkol tüketimini azaltmaya çalışıyormuş İsveç hükümeti(Yerseniz.)

-Arlanda’da 11.30 uçağının boarding’i 11.15’te başladı. Ben de sordum sebebini rötar varsa neden söylemediniz diye, çünkü normalde uçuşa 45 dakika kala boarding’in başlaması gerekir. Rötar yok cevabını alınca şaşırdım. Uçak tam zamanında kalktı…